Korkular Kapısı -1-

Merhaba blog! Yağmur, bu sonbahar gecesinde kışın hasretiyle penceremi çalsın. Ben ise kahvemi alıp, biraz daha huzuru bulduğum masamdan, korkular kapısı isimli yazı serisinin 1. bölümünden başlayayım. Böyle bir isim seçerek kendimi de eskilere doğru götürmek istedim. Eski olan her şeyin eski bir de tadı vardır. Eski evlerin de hep karanlık bir odası vardır mesela. Çocuk kalbimiz için karanlık odanın kapısı kadar belirgindi korkuların kapısı.

Aslında korkularımız, kaçıp durduğumuz yüzleşmelerden ibaret değil midir? Belki de bu yüzden adı “korku”dur. Eğer korkularımızı yenmek istiyorsak onlarla sonuna kadar yüzleşmeliyiz. Biz yüzleşmek istemesek, yada yüzleşmemiz mümkün görünmese de korkularımız aslında hep orada bizi bekliyor olacak. Çünkü dünyaya doğarak korkular kapısından içeriye adım attığımızda, bütün korkularla yüzleşmeyi de taahhüt ettik. Tıpkı korkular kapısından içeri umursamaz tavrımızla girdiğimiz gibi, kendimize yeni korkular yaratmayı da bir yük olarak görmedik. Onun yerine kabahatlerimizi hep yeni kelimelerle örttük. Hayat işte… Umut işte… Nasip işte…

Nelerden korktuğumuzdan daha önemli bir konu varsa niçin korktuğumuzdur. Çünkü o kadar benciliz ki atalarımızdan miras aldığımız tek şey işe koyulmak. Rastgele yaşamak ve ölmek. Oysa hayat bir olasılık deryasıdır. Bunun aksine korku planların dışında kalan bir olay neticesinde oluşur. Korku, var olan bir sorunu sonradan görmektir. Geç görmektir. Hiç göreme-mektir. Hayatın anlamı mı bu? Hayatın anlamını arayan bir arkadaşımız, facebook grubunda hayatın anlamını sormuş. Tıpkı ona dediğim gibi; bir anlamı olmak zorunda mı? Küflü bir ekmeğin içinde sürekli doğup ölen milyonlarca bakteriden biriyiz. Hem rastgele hem de bir ahenk içinde yaşıyoruz. Hem korkmak istemiyoruz, hem sonu korku olabilecek seçimler yapıyoruz. Neyse ki korkular kapısı içeriden ve dışarıdan kilitlenmiyor. Bir gün muhakkak bir şekilde o kapıdan çıkacağız. 🙂

korku kapısı